TAHSIN YILMAZ

“Ben evvelden böyle rahat konuşamazdım; hele kitle önünde… hiç! ‘95 yılıydı. İstanbul’da İSŞP‘nin (İstanbul Sendika Şubeleri Platformu) toplantısı vardı. Sınıf içinde çalışma yürütüyorduk. Toplantıyı, saatini biliyordum. Tahsin yoldaş, gözlemci olarak da olsa katılmamı söylemişti. Sürekli yan çiziyor, ‘Ben orada, o kadar insanın önünde konuşamam’ diyordum. O ‘Konuşacaksın!’ diye diretiyordu.

Yürüyerek binanın önüne gelmiştik; ‘Haydi!’ dedi. Üzerimde makina vardı, bunu bahane ederek olmazlandım. ‘Ver bana onu!’ Binanın boydan boya camlı bölmelerinden içerde dolaşanlar görünüyordu. Aksi bir davranışı düşünmeyi bile olanaksızlaştıran direktif verici örgüt adamı tokluğuyla: ‘İçeri giriyorsun; seni buradan gözleyeceğim. Toplantıda sınıf politikalarımız doğrultusunda konuşacaksın!’ diye gürledi. ‘Ya, gerçekten konuşamam’ şeklindeki samimi korkum üzerine ise ‘Aklına derli toplu tek bir ‘politik’ cümle gelmeyecek bile olsa; sen devrimci bir işçisin, sendika ağalarının alçaklıkları üzerine kendi yaşadıklarını anlatırsın’ diye yönü belirtti… Ayaklarımın geri geri gitme şansı yok gibiydi; başımı çevirdiğimde camın arkasında, elleri paltosunun ceplerinde gülümseyerek beni izlediğini görüyordum. Toplantıya girdim; bir sürü şey söylemek istediğim halde her şeyi birbirine karıştıran bir bulamaç serdim ortaya. Sınıf çalışması yürüten kimi yoldaşlar, bunu sonradan ona da bana da söylediler. Ama ‘Önemli değil’ dedi o; ‘bak konuşmaya başladın. Sen bir parti militanısın ve politikalarımızı her ortamda özgürce dile getirebilmelisin. Güzel konuşamayabilirsin; ama doğruları ve gerçekleri, taktiklerimizi ve ütopyamızı her ortamda dile getirebilmelisin!’”


Tahsin Yılmaz; Partinin oğlu

Komünizmin üreticiliği
Kimilerini koşullar devrimcileştirir -kabaran sınıf ve kitle hareketi en geridekini bile içine çekip dalganın bileşeni haline getirir. Kimileri ise koşulların etkisiyle devrimcileşmiş olsalar da, ilerleyen zorlu süreçlerde koşulların üzerine çıkma bilinç ve iradesini göstererek yollarına devam ederler. Yakın tarih açısından bakıldığında, birinciler 12 Eylül eleğine yakalanmışlardır. Koşullar farklılaşınca dalganın altında kalmış, solukları kesilmiş, “Neydi o günler?” muhabbetinden başka sermayeleri kalmamıştır. Tahsin yoldaş ikincilerdendir. Karslıdır, işçidir, ‘70′lerin Gültepe’sinde yaşamaktadır. Koşulların üstüne çıkabilme bilincindeki derinleşme, ütopyasına kopmazcasına bağlılık, kendini, örgütünü ve devrimi geliştirme çabasının yol gösterdiği öğrenme tutkusu… onu bu satırlara taşımıştır.

İnsan bir yoldaşını nasıl böyle dolu dolu ve hiç umut kesmeden sever? ‘77-’78′lerde ortalık kan ve barutla bezenmişken, ortalık isyan ve başkaldırıyla ısınmışken, ortalık baştan ayağa baharken yolu devrimcilikte kesişen iki “farklı” dünya… “Devrimcilerden bir devrimci” aşinalığından, uzun yıllar birbirlerini görmedikleri halde hiç ayrılmayan sımsıkı yoldaş halatı…

“Ben kabağı, patlıcanı 14-15 yaşlarındayken İzmir‘de gördüm; bizim oralarda yoktu bunlar” diyen Tahsin’in yoksunluklar içinde fakat bilinçle aydınlattığı dünyası… Simitçilik, boyacılık illa işçilik; en ağır işçilik hem de, Tekel işçiliği!

İnsan bir yoldaşını nasıl böyle dolu dolu ve hiç umut kesmeden sever? Sınıf damarı kendine sınıf içinde yol açmışsa sever. Sınıfın içinden yetişmiş gerçek bir sınıf örgütçüsü oldu mu sever! Tekel, Tariş, Demirçelik, Petkim, Tansaş, Belediye işçilerinin öncüsü oldu mu sever! ‘73′lerden ‘96′lara zamanın ve sistemin tüketiciliğine inat komünizmin üreticiliğinde kolan vurmuşsa sever…

Onda cisimleşen
Tahsin yoldaşı en özsel özellikleriyle tanımlayacak bir cümle gerekse, “Tüm yaşamı parti ve dava adamı olmanın hem a, b, c’si, hem v, y, z’sidir” diyebiliriz. Bir komünistin asla kaybetmemesi gereken devrimci idealizm ve aklın iyimserliği ile ilk günkü gibi dolu olmaktır; tıpkı Tahsin gibi… 30 yılı aşan mücadele yaşamından, onca birikim, ders ve tecrübeye rağmen öğrenmeye ve gelişmeye duyulan büyük açlıktır. Ancak gelişmeye doyumsuz bir partinin varolanla yetinmeyen neferlerinin işidir ve bu Tahsin’de elle tutulacak ölçüde somuttur!

“Nerede bir komünist varsa, parti oradadır!” Tahsin’in duruşunu anlatan ikinci tanımlama cümlesi de kesinlikle budur. 12 Eylül’le birlikte, örgütle bağı kesilmiş olmasına rağmen, o yapması gereken ne varsa tek kişilik ordu gibi çalışarak yerine getirmiştir. Osman Yaşar Yoldaşçan‘ın kaybından sonra peşpeşe yenilen darbeler, örgütün başta İzmir olmak üzere birkaç ille bağlantılarını tümüyle koparmıştı. Tahsin kimseyi beklemedi; işbaşındaydı. Yaşamının istisnasız bütün dönemleri açısından bir komünistti ve bir parti gibi çalıştı. Yaptıklarına değil yapamadıklarına bakan her komünist gibi özeleştirel bir ders veriyor hepimize son mektubunda:

“…İnsan bu anlar bütün bir mücadele geçmişiyle hesaplaşıyor. 1973′lerden 1996′lara az değil, çok da değil. Şubede ‘Hala emekli olmadın mı?’ diye soruyorlardı. Bir işçi için emeklilik yılı gerçekten, ama bir devrim işçisi için henüz hiçbir şey. Beni en çok üzen, 23-24 yılın tamanında değil de, son 2-3 yılında daha çok verimli olmam. Son 2-3 yılda kattıklarım ve harcadığım enerjinin onda birini diğer yıllarda da harcayabilmiş olsaydım birçok şey farklı olurdu. Yeni genç yoldaşların gelişme dinamikleri, kavrayışları, örgütü sahiplenişleri beni en çok mutlu eden gelişmedir. Bu yoldaşlarla çalışmaktan sınırsız zevk aldım…” (Tahsin Yılmaz‘ın son mektubundan, ‘96 Temmuz)

Sabır ve emek; insanlaşmak için…
En kritik zamanlarda, operasyon yemişken, darbe beklerken, bir yoldaşı yitirmişken, eylem hazırlığındayken… içinde fırtınalar kopmuyormuş gibi yürürdü. Aslında kopardı; onun o duyarlı yüreğinde hele örgüt ve yoldaşları ilgilendiren konularda kasırgalar kopardı, ama bunu öyle “bağıra çağıra” dışa vurmazdı. İddiasız giysileri, yüzündeki o babacan işçi edası, farklı bir derinlik duygusu yaratan dingin gözleri, istisnasız herkesin (belki İsmail Cüneyt dışında) imrendiği koyu kumral gür bıyıkları… Tahsin yoldaş tam da kod adıyla baştan ayağa Güven‘di.

Mücadelenin ateşinde örgütümüzün ideolojisinin ve kesintisiz militanlığının biçimlendirdiği bu sade komünist, istisnasız tüm yoldaşları için kafa yorardı. Belki her şeyin bir daha, bir daha konuşulduğu “ağır” komite toplantılarından, eylem kararlarından, harekat planlarından her defasında farklı bir tarzda çıkması yoldaşların… bundandı. Anlar bilgi ve bilinçle zamana hakim olmaya adanıyordu.

Kimi zaman “yap-yapma”lardan oluşan, kimi zaman bir alfabenin ilk sözcüklerini dahi sabırla belletme işini üstlenen, kitlelere olduğu gibi örgüte de önderlik edebilecek teorik-politik-taktiksel bir birikime ve ustalığa sahipti.

Sonsuza kadar
Tahsin’de hayatın ve tarihin, onu tanıyan işçilerin ve devrimcilerin, ailesinin ve yoldaşlarının her defasında tereddütsüz tanık oldukları, umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmayan o dingin ve serinkanlı, sadece kazanacağından emin olanların etraflarına taşırdıkları kesinlik ve kaçınılmazlıktır. Öfkenin ve coşkunun, yazıklanmanın ve sevincin söze gelmez devinimlerinden anlardınız bilinçte ve ruhtaki gel-gitleri. Öğrenen ve sonuç çıkaran eylemlerinde tanık olurdunuz sonra.

“Burada bir tarih yatıyor!..”
Defalarca yakalanıp gözaltına alınmıştı; işkencelerden geçirilip tutuklanmıştı. Kulağı sınıfında gözleri örgütünde, cezaevlerinde yakınmasız yıllarca yatmıştı. Son kez 19 Nisan’da İstanbul’da yakalandı. 1 Mayıs ‘96′yı emniyetin hücrelerinde böbrekleri kanarken gülerek karşıladı. Hizipçilerin yarattığı kargaşa ve dağınıklık, güç yetersizliği, önder/yönetici kadro sıkıntısı… Tahsin yoldaşın dışarda, ona en fazla ihtiyaç duyulan kesitte yakalanışının bedelini gerçekten ağır ödedik.

20 Mayıs-27 Temmuz ‘96 SAG eyleminin 68. gününde Tahsin Yılmaz’ın yüreği, yaşamını adadığı devrim ve komünizm davasının canalıcı uğrağı “Parti… Parti… Parti!..” vuruşlarıyla son sözünü söyledi. Bayrampaşa Cezaevi‘nde tabutunun başında söylenen “Burada bir tarih yatıyor!..” sözü bu yüzden acı içinde coşkuyu, öfke içinde iradeyi, gelenek içinde geleceği anlatır. Tahsin yoldaş sadece onurlu geçmişimizin değil partili geleceğimizin de yüzaklarından biriydi.

Bir tarih düştü toprağa; sadece yaşarken değil ölürken de esinledi genç kuşaklara gelenekten geleceğe adımızla anılan isyankar yürüyüşü. Bir tarih, bizi biz yapan ne varsa özenle taşıdı son nefesine dek! Bir tarih gözlerini yumdu sadece; parti ve komünizm rüyasını görmeye devam ettiğini haykırdı eylemiyle.

İnsan tüm yoldaşlarını nasıl böyle hiç ölmemişler ve hiç ölmeyeceklermiş gibi sever?

Hiç yorum yok: