BOLSEVIK BIR MÜFREZE: TIKB


KÜÇÜK AMA BOLSEVIK BIR MÜFREZE: TIKB

YASAR AYASLI

Bundan on yil kadar önce devrimci örgütler büyük ya da küçük olmak, taninmak ya da taninmamak gibi kistaslarla ölçülürlerdi. Ama, insanlara gerçek dostlarini felaket aninda tanimayi ögreten 12 Eylül yillari bu ölçütleri degistirdi. Yasanan bunalim, büyüklügü hak etmemis "büyük"lerin basini yedi, çürüyeni geriye firlatti, dirileni ve çelikleseni ileriye siçratti. Herseyi düzene koyma aliskanligindaki tarih bunu yaparken, farkedilmemis veya ikinci planda kalmis olani da öne çikardi. Iste, 80'den önce fazla taninmayan "küçük ama çelikten Bolsevik müfreze" TIKB de bunlardan biriydi.

Türkiye Ihtilalci Komünistler Birligi, Subat 1979'da, Marksizm-Leninizmi eylem kilavuzu edinmis ve Bolsevik parti modeline göre örgütlenmis parti öncesi bir öncü müfreze olarak kuruldu. Bu, ayni zamanda küçük burjuva devrimciliginden evrilen bir grubun devrimci demokrasiden tamamen koparak proleter sosyalizminin mevzilerine geçmesinin de siçrama aniydi.

Sonradan TIKB'yi kuracak önder kadrolarin devrimci mücadele yasamlari 1968'lerde Dev-Genç çatisi altinda örgütlenmis küçük bir devrimci grup içinde baslar. Grubun o zamanki sIyasal haritadaki yeri uluslararasi planda AEP-ÇKP blokunun, ülke planindaysa MDD kampinin saflari olarak tanimlanabilir. MDD geleneginden, militanligindan baska, vurguyu Türkiye'de kapitalizmin egemenligi ve proletaryanin tarihsel misyonu üzerine yapmakla ayriliyordu. 12 Mart darbesiyle birlikte yeraltina çekildikten sonra Denizli soygununu gerçeklestirdiyse de, çok geçmeden çökertildi. Düzene ve geleneksel oportünizme karsi "68 Kusagi"nin ihtilalci baskaldirisinin bir ifadesi olmasina ragmen, digerleri gibi o da, belirsiz çizgisi ve ütopik projeleri, sekter yapisi ve sol eytem tarzi ile küçük burjuva sosyalizmini henüz asacak durumda degildir.

12 Mart'in ardindan tekrar örgütlenen grup, yeni döneme, bazilarinin bugün yeni farkettikleri ulusal kurtulusçuluk ve halkçilik perspektifinden siyrilmaya çalisip, proleter sosyalizmine yönelik adimlar atarak girdi. Bu amaçla önüne partilesme ve isçi hareketiyle birlesme hedeflerini koyarak, sosyalizmin propagandasini ve kitle ajitasyonu yapmak üzere, seçme ögrencilerden devsirdigi kadrolarinin çogunu isçiler arasina yolladi. Ama, bellibasli büyük kentlerdeki isçi ve ögrenci çevrelerinde güçlendigi bir sirada, 1975 sonuna dogru küçük burjuva geçmisinin özelestirisini yapmasi üzerine THKO ile birlesti.

Olumlu yanlar da tasiyan bu birlesmenin temel eksigi, ayrilik noktalarindaki ve bunlari giderme yöntemlerindeki belirsizliklerdi. Bu belirsizlikler, aradan iki yil bile geçmeden "Üç Dünya Teorisi" odaginda baslayan tartismalar ve öbür görüs ayriliklariyla kendisini ortaya koyacaktir. AEP egilimli muhalif kanat, bastan beri savunmadigi bu karsi devrimci "teori"nin terki yaninda, THKO'nun yari legal, dernek benzeri Mensevik örgütlenmesinin popülist/kuyrukçu/kendiligindenci çalisma tarzinin düzeltilmesini de istemekteydi. Ama, görüs ayriliklarinin asil arka planinda, Merkezin "Türkiye yari feodaldir", "devrimin özü toprak devrimidir", "milli kapitalizmin gelistirilmesi", "uzun süreli halk savasi" gibi tezlerine karsilik, Muhalefetin "geri kapitalist ülke", "proletaryanin sosyalist görevleri", "devrimin kesintisizligi", "silahli halk ayaklanmasi" vb. hakkindaki farkli anlayislari yatiyordu. Zamanla hakli çikacak olan Muhalefet, THKO (sonradan TDKP) yönetimi sag oportünist çizgide israr edince, genis bir taraftar kitlesiyle birlikte Mayis 1977'de ayrilmak zorunda kaldi.

Muhalefet ayrilirken bazi yöntem hatalari da yapti. Örgütlenmeyi ve sinif mücadelesini yadsiyip, "Marksist okuma gruplari" kurmakla yetinmeyi savunan anti-Stalinist, tasfiyeci ögrenci çevreleri bundan yararlanarak saflara sizdilar. Bir kisim eski grup önderlerinden de güç alan bu tehlikeli entelektüelist sapma, sonunda tasfiye edildi ama genis bir taraftar kaybindan da kaçinilamadi. Öte yandan, ayni süreç, 1978 sonuna dogru Mao revizyonizminin etkilerinden ve küçük burjuva unsurlardan kopusla sonuçlandigindan, Marksist-Leninist bir örgütün ideolojik, siyasi ve örgütsel temellerini hazirlamak gibi olumlu bir rol oynadi. Böylelikle, TIKB, proleter sosyalizmine dönüsüm sürecini tamamlayarak, Marx, Engels, Lenin ve Stalin'in ögretileriyle saglikli bir bag kurmakla kalmayip, bu hattin günümüzdeki sadik izleyicisi AEP'nin yaninda saf tutan Türkiye'deki ilk örgüt de olmustur.

TIKB tarihinin dönüm noktasi, çesitli bölgelerden delegelerin katilimi ile Subat 1979'da yapilan kurulus kongresi niteligindeki gizli toplantidir. Yeni Merkez Komitesi bu toplantidan sonra legalizme, amatörlüge, sekilsizlige ve grup aliskanliklarina karsi, Leninist örgüt ilke ve normlarini yerlestirmek üzere bir kampanya baslatarak, örgütü dipten doruga yeniden insa etmistir. Bu, o dönemde --ve hala bugün de-- Türkiye solunun temel zaafi durumundaki tipik örgütlenme sekli olan yari legal, sinirlari belirsiz, laçka ve dernek benzeri grup yapilarini asan Leninist bir örgütlenmeydi. Proletaryanin bagimsiz sosyalist hareketinin olusturulmasinda ancak böyle bir örgütlenme çikis noktasi olabilirdi. Üstelik bu örgütsel yeniden yapilanma, dönemin grup yapilarinin ikiz kardesi durumunda bulunan öncü müfrezeyi demokratik kitle örgütleri, sosyalist görevleri demokratik görevler, proleter sosyalizmini "yurtsever devrimcilik" --ya da devrimcilik--, proletaryayi halk içinde eriten yerlesik oportünist anlayislara karsi alinan bilinçli tutumla tamamlanmaktaydi. Yine ayni dönemde burjuva yasalarinin Prokrustes yatagina yatirilmis legal Marksizm modasina alternatif olarak çikarilmaya baslanan ve dagitimlari silahli gruplarca yapilan illegal yayin organlari Orak-Çekiç ve Ihtilalci Komünist ise, çok yönlü bu insa faaliyetinin adeta yedek klavuz ipleri gibiydiler.

Ihtilalci Komünist'in ilk sayisinda yayinlanan "TIKB Platformu"na göre, Türkiye, emperyalizmin yeni sömürgeci boyundurugu altinda, kapitalist üretim iliskilerinin egemen oldugu geri kapitalist bir ülke idi. Temel dayanagini yari feodal toprak agaligi ekonomisinde bulan pre-kapitalist iliskiler, esas olarak, ulusal sorunla örtüsmüs vaziyette T. Kürdistani'nda yogunlasmisti. Isbirlikçi tekelci burjuvazi ile büyük toprak sahipleri ittifakina dayanan egemen siniflar blokunda hegemonik güç, emperyalist sermayenin genisletilmis yeniden üretimi sürecinde biçimlenmis, klasik komprador burjuvaziden farkli, holdinglestikçe sinai/ticari/para sermayeyi gitgide daha çok tek elde birlestirme egilimi gösteren tekelci burjuvaziydi. Öbür yandan, Türkiye hala bir küçük burjuvalar ülkesi olmakla birlikte, devrim güçleri arasinda yeralan köylü yiginlarinin, kent küçük burjuvazisinin, gençligin ve ilerici aydinlarin önderi proletarya, niteliginin ötesinde sayisal gücüyle de merkezi bir konumdaydi. Dolayisiyla, Marksist-Leninistler sinifa dayandiklari, strateji ve taktiklerini bu eksen üzerinde belirledikleri ölçüde tutarli devrim ve sosyalizm savasçilari olabilirlerdi.

Ayrica "Platform", yari sömürgelik kosullari, feodal artiklar, Kürt ulusal sorunu ve diger genel demokratik/anti-fasist görevler nedeni ile Türkiye devriminin bugünkü asamasini Anti-Emperyalist Demokratik Halk Devrimi olarak belirliyordu. Ancak, bu, kapitalizmin nisbi gelismisliginden ve proletaryanin gücünden ötürü sosyalist görevlerin özgül agirliginin görece fazla oldugu, sosyalist devrime daha hizli dönüsebilecek, proletarya devrimi tipine yaklasan bir devrim olacakti. Isçi-köylü ittifaki temelinde halkçi bir muhtevada gelisecek bu devrimden sosyalizme kesintisiz --ve ara asamasiz-- geçis, devrimin ancak kendi öncü partisinin yönetimindeki proletaryanin hegemonyasi altinda gelismesi ve devrimden dogacak halk iktidarinin proletarya diktatörlügünün özgül ve geçici bir biçimi olmasiyla mümkün olabilirdi. "Platform", diger birçok sorunu ele aldiktan baska, devrimin gelisme yolunu Çin tipi "uzun süreli halk savasi", Küba tipi "öncü savasi" ve Ekim Devrimi tipi "sovyetik ayaklanma" gibi modellerle açiklayan hazir reçeteleri de reddediyor, silahli mücadele hattini tarihsel ve konjonktürel etkenlere, ülke gerçeklerine bagliyordu.

1979, bir yandan devrimci ilerleyisin kati ve güçlü bir karsi devrim dogurarak iç savasa dogru gelistigi, öbür yandan objektif etkenlerle subjektif etkenler arasindaki mevcut uçurumun gitgide büyüdügü bir yildir. Buna ragmen, daginik ve bölünmüs, olaylarin pesinden sürüklenen, strateji ve taktik biliminden habersiz, iktidar perspektifinden yoksun, savunmaci ve görüs alanini neredeyse anti-MHP'cilikle sinirlamis Türkiye solundaki kaosa da diyecek yoktur. TIKB, bunlardan büsbütün muaf degildir elbette ama gerekli uyari ve elestirileri de zamaninda yapmistir. Uyarinin yetmedigi yerde ise ister istemez kendi yolundan yürüyecek, kitle baglarini gücünün üstünde bir dinamizmle gelistirmeye, yiginlarin her çesit eylemlerine önderlik etmeye, bütün mücadele biçimlerini kombine ederek, tek bir hedefe, siyasi iktidar mücadelesine baglamaya çalisacaktir. Gösterilerdeki, fasistleri cezalandirma ve para temini eylemlerindeki, barikatlardaki, korsan gösterilerdeki, devlet güçleriyle çatismalardaki vs. saldiri taktigine uygun militan eylem hatti ise, bu perspektifin dogal sonucudur. Bu arada, Nisan 1980'de toplanan TIKB I. Konferansi da, diger birçoklari gibi, egemen siniflarin otorite bunalimlarini bir askeri fasist darbeyle çözmeye yöneldikleri uyarisinda bulunuyordu. Bundan TIKB'yi oportünistlerden ayiran özsel sey suydu: Yeralti örgütünün saglamlastirilmasi, kadrolarin hazirlanmasi ve sinif savasinin siddetlendirilmesi.

Nitekim fasist darbe kendini fazla bekletmedi. Cunta, sonucunu tam kestiremese de, zaaflarla yüklü devrimci hareketi vakitsiz bir hesaplasmaya zorladi ve bir bakima Paris Komünü'ndeki gibi, onu, "ya vurusmayi kabul etme, ya da dövüsmeden yenik düsme seçenegi" karsisinda birakti. Kendi hesabina TIKB, daha ilk anda oportünist "geri çekilme"ciligi reddederek, önce yenmek için, ama hiç olmazsa dövüse dövüse yenilmek için, diktatörlüge karsi direnme karari aldi; mücadelesini de sektirmeden bu rotada yürüttü. Ve fasizme karsi bir komüniste yarasir sekilde ancak ülkede olundugu takdirde savasilabilecegini dikkate alarak, devrimin mezar kazicisindan baska bir sey olmayan mülteciligi de kadrolarina yasakladi.

Ne var ki, fasist diktatörlügün devrimci ve komünist hareketi yenilgiye ugratmasi alti aydan fazla zaman almayacaktir. Üstelik bu, kiyaslama yerindeyse, 1848, 1871 ve 1905 devrimlerindeki, hatta.12 Mart'taki yenilgilerin aksine, genelde "dövüssüz bir yenilgi" idi. Elbette, bu hazin sonun darbe öncesi döneme iliskin subjektif ve objektif nitelikte birçok nedenleri vardi. Ama, bu, yenilgiyi kaçinilmaz bir kader saymanin, hele savasmadan yenik düsmenin yeterli nedeni olamazdi. Eger devrimci güçler sonuna dek direnselerdi, süreç mutlaka daha farkli bir yönde gelisecekti. Oysa yapilan bunun tam tersiydi: Yasal revizyonist partiler, reformist sendikacilar, "geri çekilme"ci oportünist örgütler ve bazi ilerici aydinlar fasizme karsi savasacaklari yerde darbenin daha ilk günlerinde ellerindeki mevzilerle birlikte mücadele alanlarini terkettiler, etraflarina korku ve dehset yayarak kaçtilar, hatta içlerinden fasizme kavuk sallayanlar bile çikti. Dahasi, bir süre bekle-gör tavri izledikten sonra, 1981 ortalarina dogru birkaç operasyonda çökertilen ve bu çökertilmenin yarattigi ani sokla darmadagin olup bir daha örgütlenmeye çalismayan küçük burjuva devrimci gruplar da ayni suça ortak oldular. Bu bakimdan, nice umut ve vaadlerle çevrelerine binlerce/onbinlerce insani toplayan modern revizyonistler olsun radikal geçinen digerleri olsun fasizmle kavgaya girismemekle, yani sahaya çikmamakla devrimci hareketin yenik düsmesine zemin hazirlamislardir.

Son yillarda siyaset sahnesine tekrar çikmis bulunan bu lanetli günahkarlar isledikleri agir suçlardan ders çikarmislar midir? Tam tersine, sanki hiçbir sey olmamis gibi davraniyor, geçmisi unutturmaya çalisiyorlar. Oysa, bunlarin utanç verici eserleri olan mülteciligin, düsmana teslim olmanin, örgütü feshetmenin, içe kapanmanin, mücadeleyi tatil etmenin, polisteki/hapisteki/mahkemedeki teslimiyetçiligin, Marksizm-Leninizmi "yenileme"nin vs. tek anlami, indirgenebilecegi tek ortak payda tasfiyeciliktir. Kendini benzer biçimler altinda gösteren tasfiyecilik, sadece dövüssüz yenilginin degil, devrimci hareketin bugünkü perisanliginin da baslica sorumlusudur. Eger tasfiyecilik bu denli agir, bu denli uzun ve bu denli yaygin yasanmissa, bunun nedeni, onun eski oportünizmin kökleri üzerinde ve dövüssüz yenilgi ortaminda arsizca gelisme imkani bulmasidir. Bundan ötürü, tarihteki benzerleri gibi, Eylül yenilgisi de ardinda sosyo-psikolojik etkileri bugüne dek uzanan düs kirikliklari, kendi gücüne güvensizlik, darbe psikozu, yeralti korkusu ve "consensus" tutkunlugu birakmistir. Benzer sekilde mültecilik, yasalcilik, demokratizm, plüralist "sosyalizm", anti-Stalinizm, sivil toplumculuk, sosyalist feminizm vb. de bu zemin üzerinde gelisip güçlenecektir.

Buna karsilik, Türkiye'de, yenilgi yillarinin en kötü günlerinde bile ülkeyi ve mücadele alanini terketmeyi reddeden komünistler ve devrimciler de vardir. Fasist terörün, ölümlerin, ihanetlerin, tuzaklarin, firarlarin kol gezdigi günlerde TIKB yasiyor ve savasiyordu. Halk kitleleri onu hiçbir vakit gözden kaybetmediler, ne tökezledigini ne de düsmanin menzili disina kaçmaya çalistigini gördüler. TIKB, fasizmin üzerindeki yumruguna ve operasyonlara ragmen, her zamanki atakligi ile, yeralti gazetesi, bildiri, pul, duvar yazisi, bombali pankart, askeri eylemler, kitle çalismasi gibi faaliyetlerini araliksiz olarak sürdürdü. Düsmanla gögüs gögüse geldigindeyse ölmesini ve öldürmesini bildi, direnisinin faturasini ödemekten kaçinmadi. Nitekim üyelerinin neredeyse yarisi sehit düsen Merkez Komitesi: Osman Yasar Yoldascan'i (1980) çatismada, Ismail Cüneyt'i (1983) iskencede, Mehmet Fatih Öktülmüs'ü (1984) ölüm orucunda fasizme kurban verdi. Ve daha birçok savasçisi ayni yigitlikle dövüserek öldüler.

Fasist gericilik yillari, TIKB'nin siyasal mücadele kültür ve geleneklerini gelistirdigi, sinamadan geçirdigi yüksek bir okul oldu. Devrimci hareketin ve kendisinin geçmisinde bulunan iskencede direnis gelenegini korumasi, onu mekaniklige düsmeden yaratici sekilde gelistirmesi ve erisilen genel seviyeyi asarak proleter bir içerikte zenginlestirmesi bunlann basinda gelir. TIKB, merkezinin tamami dahil olmak üzere, kadrolarinin çogunlugu siyasi poliste konusmayan Türkiye'deki ilk ve tek örgüttür. Bu, ayni zamanda iskencede sir vermemenin kisiler düzeyinden "örgüt tavri" düzeyine siçratilmasi demektir. Yine, ifade vermemek, sahte kimlikte direnmek, tutanak imzalamamak, aciya tepki vermemek, yüzlestirmeleri reddetmek vs. de devrimci hareketin direnis cephaneligine yapilmis zengin bir katkidir. Üstelik "ayni" bas egmez tavir, cezeevlerindeki fasist yaptirimlara ve rehabilitasyon politikalarina karsi ölüm oruçlarinda, açlik grevlerinde ve fiili direnislerde de kesintisizce sürdürülecektir, sürdürülmüstür.

Yalnizca polis ve hapisteki direnislerle sinirli kalinsaydi, bunlar tek baslarina pek bir anlam ifade etmezlerdi. Halbuki, TIKB bunlardan baska, Eylül yillarinda mülteciligi reddetmesi, polise karsi mücadele ve gizlilik geleneklerindeki yetkinligi, sokak ve ev baskinlarinda asla teslim olmamasi, mahkemelerdeki Dimitrovcu tavri, Leninist örgütlenme ilkelerine bagliligi ve savasçi karakteri ile, en önemlisi de kendisinin ve militanlarinin sahsinda birlestirdigi bu özelliklerle komünist dünya görüsü arasinda uyumlu bir bütünlük saglamasi ile Türkiye topraginda yesermis bir öncü müfreze ve profesyonel devrimci tipolojisi yaratmistir. Bu, küçük buijuva örgütlerden tanidigimiz, devrimci atilim günlerinde aktif, yenilgi günlerinde pasif, legalitede canli illegalitede pisirik, sokakta savasçi mahkemede uzlasici, hapiste direnen poliste çözülen, dernekçilikte gürbüz profesyonellikte siska devrimci tipinden tamamiyla farklidir. Dolayisiyla, 80'lerin ilk yarisinin bir anlami da, "tipik kisiler"i, "tipik durumlar"da ve "tipik konumlar"da resmetmesidir.

Sonuç olarak, 12 Eylül döneminin geçmisi ve gelecegi kendinde birlestirmek gibi özel bir yetenegi vardir. Çünkü o dönemin en koyu tasfiyecileri, ayni zamanda darbe öncesinin ve günümüzün de en koyu revizyonistleridir. Bugünkü Gorbaçov ve Yeltsin hayranlari, Glasnost ve Perestroyka savunuculari, Lenin ve Stalin elestirmenleri, sosyal demokratlastirilmis "Marksizm" ve hümanizm teorisyenleri yenilgi yillarinda neredeydiler? Ama revizyonist ülkelerdeki son gelismeler, basta Moskova peykliginin ve ortayolculugun tutundugu dallari da birer birer kirmaktadir. Çünkü kulaklarimiza dek gelen su çan sesleri, emperyalistlerle sarmas dolas halde çökmekte olan SB, Dogu Avrupa ve Çin revizyonistlerinin cenaze törenlerinin habercisidir. Hayat, TIKB'nin yillardan beri sabirla anlatmaya çalistigi kapitalizme geri dönüs ve sosyal emperyalizm hakkindaki tezlerini çürütülemez bir sekilde dogrulamaktadir, daha da dogrulayacaktir.

Türkiye solu, bugün ciddi bir bunalim içindedir. Bu bunalim, ancak yenilginin aci derslerinden ögrenmekle, her türden revizyonizmden ve tasfiyecilikten arinip Marksizm-Leninizm ideolojisine sarilmakla asilabilir. Yoksa çikis yolunu çok çesitli maskeler ardinda Marksizm-Leninizmi, Lenin ve Stalin'i, onlarin sosyalizm teori ve pratigini, Komintern deneyimini vb. sorgulamakla arayanlar, örnek aldiklari Gorbaçov'un ve onun karikatürlerinin hazin akibetlerinden kendilerini kurtaramazlar. Çikis yolu, hayatin her adimda bir kez daha dogruladigi gibi, Marx, Engels, Lenin ve Stalin'in ihtilalci ögretilerinin özüne "Ortodoks"ca bagliliktadir. TIKB'nin tarihinin ve en az yirmi yillik tecrübe birikiminin ögrettigi en büyük ders budur.

Hiç yorum yok: