Ali Çamyar: Parti disiplini, parti yaşamı
Devletin gelişmemizi tüm imkan ve yöntemleriyle engellemeye çalıştığı bir dönemde Ali yoldaş, o bölgeye İl Komitesi üyesi olarak geldi. Her operasyon sonrası zorlu bir süreçtir. Tüm çalışmalarda güvenliğin en başa yazılması gereken dönemlerdir bu dönemler. Kısa sürede açığa çıkmama zorunluluğunun dışında alanların ve ilişkilerin derlenip toparlanması güvenlikle ciddi bir çelişki olarak görünür. Hele bir de SAG, ÖO gibi bir süreçten geçiliyor ve bu, eylem yapmanın aciliyetini her zamankinden daha fazla dayatıyorsa… Bir süre sonra SAG’da şehit düşen Tahsin yoldaşın cenazesinin yeraltı cephesinden de örgütlenmesi gerekliydi. Açık alanda görevli birkaç yoldaş tüm parasızlığımıza rağmen cenazeye yine de bir şekilde örgütü ifade eden bir pankart yapmıştı. Fakat Tahsin yoldaş söz konusu olunca bunun yetersiz kalacağı belliydi. İşte bu şartlarda Ali ve birkaç yoldaş epey bir malzeme getirmiş ve açığı kapatmıştı. Fırsat bulup “Bunu tahmin etmiyorduk iyi oldu“ dedim, o da “Tabii ki hazırlayacaktık. Kimse yok mu zannediyordunuz” dedi. Devlet, en başta Gültepe emekçi halkı olmak üzere emekçilerin Tahsin yoldaş şahsında örgütü sahiplenmesini görüyor, bu nedenle bir an evvel engelleme ihtiyacı duyuyordu. Tüm bunlar farklı nedenlerle ve elbette hatalarla da birleşince kısa sürede yeni bir operasyon yenilmesini getirdi.
Cezaevinde
Bölgeye geleli üç ay bile olmamışken Ali yoldaş, 13 günlük işkenceli sorgulardan sonra tutuklandı. Gittiğimiz cezaevi yeniydi. Daha önce tutsak düşen yoldaşların bulundukları cezaevine götürülmemiştik. Bu nedenle orada kurulu ve oturmuş bir ortak komünal yaşam yoktu. Bunun sıfırdan inşası sorumluluğunu temsilci de olduğu için Ali yoldaş kadar kimse hissetmemiştir herhalde. En başta gözaltında gerileyen bazı yoldaşların yeniden toparlanması, hem onlara ilişkin hem de daha dar ve ayrıca genel olarak herkesin yapması gereken eğitimin belirlenmesi, bölgeye yeni gelmiş bölge insanlarını tanımayan biri için çok daha zor olacaktı. Epey bocaladık. En ufak şey üzerinde bazen saatlerce tartışmak zorunda kalıyorduk. Bir görevde uzun süre kalınamayışın getirdiği deneyimsizlikten kaynaklı hızlı ve çoğu zaman erken kararlar verme nedeniyle, bu kararların yakından denetlenmesi de söz konusu olmuyorsa, Ali yoldaş somutunda söylersek, uzunca bir süre pek çok yoldaşın tepkisini çekecek tavırlar ortaya koyabiliyordu. Fakat önemli olan yüzünün nereye dönük olduğu ve niyetinden de şüphe duymamaktı. Bunu pek çok yoldaş çok sonra algılayabildik.
Eğitim çalışmalarında kiminle nereden başlanması konusunda sık sık program değiştirmek zorunda kalıyorduk. Materyal yoktu ve geldikçe hemen onunla yapıyorduk eğitim çalışmalarını. Önümüze dışarıyı yazınsal olarak besleme görevi koymuştuk. Ne var ki kitap yönünden fakir olduğumuz gibi bir adet gazete dışında -ki onu da geri vermek zorundaydık ilk aylarda- gazete de alınmıyordu. Ve biz arşiv olsun diye gazetenin çoğu yazısını kendi el yazımızla yazıp arşivlemek zorunda kalıyorduk. Bu da zaman kaybıydı.
Kendi iç örgütlülüğümüzün dışında diğer siyasetlerle birlikte cezaevinin sorunları ve devletin tutumlarına karşı doğru ve zamanında tavır göstermek Ali yoldaşın tüm zamanını alıyor ve kendine bile zaman ayıramıyordu. Çok istediği halde seminerlerde veya eğitim çalışmalarının yürütülmesinde pek fazla görev alamıyordu. Siyasal ve örgütsel paylaşımın dışında sosyal bir paylaşım ve iletişimi de ilk aylarda kurmakta zorlanıyorduk. Diğer bir tabirle “dertleşemiyorduk”. Başka bir örgütten bir arkadaşa oynadığımız tahliye şakası sırasında o arkadaşın “Yaşasın, sevgilimi göreceğim” sözüne oldukça şaşırmıştı. Tahliye olan biri dışarıda devrimci çalışmayı nasıl yürüteceğini düşünmeliydi. Tüm bu ağır yüklerden kaynaklı ilk aylarda neredeyse onun yüzünün güldüğünü, kahkahalar attığını bile görmüyorduk. Tabii radyoda veya televizyonda bir Karadeniz şarkısı çıktığında her şeyi bırakıp horona başlaması bunların tümünün dışında bir şeydi. Onun yüzünü en fazla güldüren ne görüşçüsünün gelmesi oluyordu, ne cezaevinde haklarımızı gittikçe daha da genişletmemiz. Dışarıdan gelen iyi haberler, örneğin MHP Kartal İlçe Başkanı‘nın devrimci bir eylem sonrası öldürülmesi onu son derece mutlu etmişti.
“İsteseydik elbette kaçardık”
Birgün cezaevi eğitmeni aklınca kaçış planları yapıp yapmadığımızı anlamak için “Siz hiç palmiye altında batan güneşi seyretmeyi hayal etmiyor musunuz“ diye sordu. Ali’nin cevabı gülerek “Biz hiçbir zaman buradan firar etme hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz, bizim ağzımızı boşuna aramayın” oldu. Bir mahkeme dönüşü Aliağa’yı geçtikten hemen sonra ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla ring şoförü olan gardiyanın alkol almış olması yüzünden kaza yapmıştık. Ringin çarpmasıyla bir özel otomobil ezilmiş, içindeki biri çocuk, 4 kişi ölmüştü. Bizim bulunduğumuz ring de iki takla atıp öyle durabilmiş; iki kişi dışında hiç kimse neden bir anda zeytinliklerde olduğumuzu anlayamamıştı! Ali yoldaşla ben sağlamdık. Ama diğer yoldaşlarda ciddi hasarlar vardı. Birinin köprücük kemiği kırılmış, biri hafızasını kaybetmişti; askerler ise bizden daha kötü durumdaydılar. Subay yarım saat sonra toparlanıp uçtuğu zeytinliklerin arasından geldiğinde kaçmadığımıza şaşırarak, “Sizi kaçmışlardır diye düşünüyordum” dedi. Ali yoldaşın cevabı “Biz isteseydik elbette kaçardık, ama yoldaşlarımızın bu yaralı halinde bunu düşünemeyiz, bir an evvel ambulans çağırın yoksa o zaman kötü olacak” olmuştu.
Parti disiplini
Hizbin alttan alta çalışma yaptığı o dönemde örgütün içinde yaşanan tartışmaların bu yönüyle farkına varmıyorduk, ama sonuç itibariyle bir şekilde bize de yansıyordu. Hizipçiler Ali ile akrabalık bağlarını da kullanarak sürekli ziyarete geliyor, neleri nasıl yapacağımıza hadleri olmadığı halde karışabiliyorlardı. Gerçek niyetleri bilinmediği için örneğin onların yoğun oldukları bir cezaevinde çıkardıkları yayına biz de farkında olmadan katkı sunmuştuk. Fakat tüm bunlar yeni geldiğimiz ve dışarıdan neredeyse hiç haber alamadığımız bir süreçte her şeye susamışlığımızdandı. Altında bambaşka şeylerin olabileceği aklımıza gelmeden bizi verimli kılacak düşüncesiyle o derginin bir sayısını biz çıkarmıştık.
En önemlisi, parti disiplini dediğimiz, tüm tartışmalar bittikten sonra alınan karara uymaktı. Ne eşi, akrabaları ne de uzun zamanlar, belki de onu devrimci yapan ve herkesin belli ölçülerde ister istemez idealize ettiği bazı “yoldaşları”nın hizipçi olmaları Ali’nin bu proleter disiplinini bozamamıştır.
Zaman geçtikçe devletin hücre saldırısı ağırlığını hissettirmeye başlıyordu. Somut adımlar atılmaya, bazı cezaevlerinde olduğu gibi bulunduğumuz cezaevinde de tadilat adı altında hücreler inşa edilmeye başlanmıştı. Devrimci bir firar eyleminin örgütlenmesi dışında –ki bu diğer siyasetlerle birlikte tünel kazarak yapılıyordu ve bizden de kendisi görevi üstlenmişti- bir yandan da tahliye olacak yoldaşların bu konuda henüz içerideyken eğitilmesi, duyarlı kılınması, dışarıda bu konuda nelerinin yapılabileceği üzerine kafa yormak gerekiyordu. Daha 1997 yılında tahliye olanlar için yapılan dönük herkesin toplandığı tahliye merasimlerinde bu konuyu mutlaka gündeme getirir ve çoğunlukla tahliye olan kişiden bu konuda mücadele etme sözü alırdı.
Yargılandığımız davada mümkün olan en fazla tahliyenin çıkmasını da özel olarak önemsiyordu. Herkesin savunmasını neredeyse kendisi hazırlıyordu. Çıkma ihtimali olanlar arasında değerlendirildiğim için benim savunmamda yer alan ve sosyalist olduğumu belirttiğim sözlere bile kızıyordu. “Ya hakim bu yüzden seni tahliye etmezse!” Elbette Ali yoldaşın hukuk bilgisi yoktu ve siyasi fikirlerimizi ideallerimizi inkar etmek gibi bir düşünceden de hareket etmiyordu. Sorun tahliye şansı olanlar için daha yumuşak bir savunma ile mümkün olan tahliyenin gerçekleşmesiydi. Kendisi bu olasılığa mahkeme yoluyla zaten sahip olmadığını düşünüyordu. Ama “Neden hakimin vereceği tahliyeye karşı biz kendi ellerimizle malzeme sunalım!” diyordu. En son yapılan savunmalarda başka cezaevlerinde kalıp da savunmalarını ancak mahkemede öğrendiğimiz kadın yoldaşların savunmalarını dinlediğindeki tavrı ders çıkardığını gösteriyordu. “Ya hakim …yi nasıl tahliye etti o savunmaya rağmen! Demek ki önceden kararlaştırılmış bir şey, ayrıca sosyalist olduğunu söylemek engel olmuyormuş…”
Refakat değil, emekçilere…
Aradan pek çok zaman geçmişti ve hücre cezaevleri yaşamın somut bir parçası olmaya başlar başlamaz kararlaştırılan Ölüm Orucu eylemine katılma isteği ve iradesi yine o günün görevleriyle en üst seviyeden ilişkilenmesi, örgütü sahiplenme düzeyinin bir sonucudur.
Ölüm orucunun ilerleyen günlerinde hastaneye kaldırıldıktan sonra pek çok kişinin onu ziyarete gitme isteğini reddediyordu. Zaten bir refakatçi vardı yanında ve bu yeterdi. Daha fazla yoldaşın onun yanında olması yerine dışarıda işçi ve emekçilerin örgütlenmesi ve emekçilerin Ölüm Orucu konusunda hareketlendirilmesi istek ve iradesi, Ölüm Orucu eyleminin amacını, işçi ve emekçilerin yaşamları ve mücadelesinden ayrı düşünmediğinin ifadesidir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder